Rejeneratif ortopedi; kas ve iskelet sisteminde meydana gelen hasarları, vücudun kendi iyileştirme potansiyeli ve hücresel tedavi yöntemleri ile biyolojik olarak onarmayı hedefleyen disiplinler arası bir tıp alanıdır. Bu çağdaş yaklaşım dejeneratif süreçleri veya yaralanmaları sadece semptomatik olarak baskılamaz; hasarlı kıkırdak, tendon ve bağ dokusunun yapısal restorasyonunu sağlayarak kalıcı ve fonksiyonel iyileşme sunar. Geleneksel ilaç tedavileri ile invaziv cerrahi müdahaleler arasında güçlü bir köprü kuran ortobiyolojik uygulamalar, doku mühendisliği prensiplerini kullanarak vücudun doğal tamir mekanizmalarını hücresel düzeyde aktive eder ve dokuyu yeniler.
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı
1979 yılında Tokat’ta doğdum. Tıp eğitimimi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladıktan sonra Ortopedi ve Travmatoloji uzmanlık eğitimimi Mersin Üniversitesi’nde aldım. 14 yılı aşkın süredir ülkemizin farklı bölgelerinde ortopedi ve travmatoloji alanında hizmet vermekteyim. Özellikle diz ve kalça protez cerrahisi, spor yaralanmaları, artroskopik cerrahi, el cerrahisi ve ortopedik travma konularında geniş deneyime sahibim ve aktif olarak Balıkesir Özel Nev Hastanesi’nde görev yapmaktayım.
Ortopedi ve travmatoloji, hızla gelişen ve sürekli güncellenmeyi gerektiren bir alandır. Bu nedenle yeni tedavi yöntemlerini, cerrahi teknikleri, implant teknolojilerini ve tanı araçlarını yakından takip etmek benim için her zaman öncelik olmuştur. Hastalarıma kanıta dayalı tıp ilkelerine bağlı kalarak; bilimsel kanıt ve klinik çalışma sonuçlarıyla desteklenen, güvenilir ve yenilikçi tedavileri sunmayı tercih ederim.
Hakkımda Sayfasına GitRejeneratif Ortopedi Nedir ve Geleneksel Yöntemlerden Farkı Nelerdir?
Geleneksel ortopedik yaklaşımlarda hekimler olarak genellikle iki ana yol izleriz. Birincisi, hastanın ağrısını azaltmak ve yaşam konforunu sağlamak için ilaçlar, fizik tedavi veya istirahat gibi konservatif yöntemlere başvurmaktır. İkincisi ise yapısal bozukluk mekanik olarak düzeltilmek üzere ameliyat masasına yatmaktır. Ancak bu iki uç arasında, dokunun hala canlı olduğu, henüz tamamen ölmediği ve kendini iyileştirme kapasitesinin bulunduğu çok geniş bir gri alan vardır. Rejeneratif tıp, bu alanda, yani cerrahiye giden yolda bir çıkış kapısı olarak devreye girer.
Tarihsel sürece baktığımızda, ortopedide iyileşmenin aslında cerrahi temizlik işlemiyle tetiklendiği uzun zamandır bilinmekteydi. 1940’lı yıllarda dahi diz kireçlenmesinde yapılan basit temizlik işlemlerinin, vücudun o bölgeye bir “tamir yanıtı” vermesini sağladığı fark edilmişti. O dönemde hekimler, eklem içini yıkamanın neden iyi geldiğini tam çözemese de dokunun travmaya karşı verdiği cevabın iyileştirici gücünü gözlemlemişlerdi. Bugün geldiğimiz noktada ise bu süreci artık şansa bırakmıyoruz. Modern tıp ve gelişen teknoloji sayesinde, hücresel sinyalizasyon, kök hücre teknolojileri ve büyüme faktörleri ile vücudun onarım mekanizmalarını spesifik olarak yönetebiliyoruz.
Temel fark şudur: Geleneksel yöntemler genellikle dokudaki yıkımı, yani katabolik süreci yavaşlatmaya çalışırken; rejeneratif yöntemler yapımı, yani anabolik süreci hızlandırmayı hedefler. Bunu bir binanın restorasyonuna benzetebiliriz. Geleneksel ilaçlar binanın daha fazla çökmesini engellemek için çatlakları sıvalarken, rejeneratif yöntemler binanın temeline inip tuğlaları yeniler ve duvarları yeniden örer. Özellikle kıkırdak, tendon ve ligament gibi kanlanması zayıf olan ve kendi kendine iyileşme yeteneği sınırlı dokularda, dışarıdan verilen bu hücresel destek, durmuş olan iyileşme sürecini tekrar başlatan anahtar rolü üstlenir.
Vücudumuzdaki Biyolojik Eczane Nasıl Çalışır?
Vücudumuz aslında kendi ilacını üretebilen muazzam bir fabrikadır. Bir yerimiz kesildiğinde veya darbe aldığında, o bölgeye hücum eden hücreler ve salgıladıkları maddeler, karmaşık bir iyileşme şelalesi başlatır. Rejeneratif tedavilerde kullandığımız materyallere genel olarak “ortobiyolojik ajanlar” adını veriyoruz. Bu ajanların en büyük avantajı, çok büyük oranda “otolog” olmalarıdır. Yani tedavi için gerekli olan hammadde, hastanın kendi kanından, kemik iliğinden veya yağından elde edilir. Bu durum doku reddi veya başkasından hastalık bulaşma riskini neredeyse sıfıra indirir. Vücut, kendisine ait olan bir parçayı yabancı olarak algılamaz ve doğrudan işleme koyar.
Bu biyolojik ajanlar, hasarlı dokudaki mikroçevreyi düzenler. Bir yaralanma olduğunda bölgede inflamasyon (yangı) ve hücre ölümü gerçekleşir. Ortobiyolojik tedaviler, bu kaotik ortamı sakinleştirir, hücre ölümünü (apoptozis) durdurur ve bölgeye “burayı onarın” emrini veren sinyal moleküllerini gönderir. İster ameliyat sırasında cerrahiye destekleyici olarak isterse poliklinik şartlarında tek başına enjeksiyon şeklinde uygulansın, temel amaç dokunun içindeki uyuyan potansiyeli harekete geçirmektir.
Vücudumuzun bu onarım sürecinde kullandığı temel yapı taşları şunlardır:
- Trombositler
- Büyüme faktörleri
- Sitokinler
- Kök hücreler
- İskele proteinleri
PRP Tedavisi ile Kanımızdaki Güç Nasıl Ortaya Çıkarılır?
Halk arasında bazen yanlışlıkla “kök hücre” ile karıştırılsa da PRP (Platelet Rich Plasma), aslında trombositten zenginleştirilmiş plazma tedavisidir. Trombositler, kanımızda pıhtılaşmayı sağlayan küçük hücre parçacıklarıdır. Ancak tek görevleri kanamayı durdurmak değildir; içlerinde doku onarımı için hayati öneme sahip büyüme faktörleri deposu barındırırlar. Bu hücreleri, yaralı bölgeye giden ilk yardım ekipleri gibi düşünebilirsiniz.
Uygulama süreci oldukça basittir. Damarınızdan alınan yaklaşık 50-60 ml’lik kan, özel kitler ve santrifüj cihazları kullanılarak ayrıştırılır. Bu işlemdeki amaç kırmızı kan hücrelerini ve gereksiz plazma kısmını ayırıp, trombositlerin en yoğun olduğu “Buffy Coat” adı verilen tabakayı elde etmektir. Normal kanın 3 ila 7 katı yoğunluğunda trombosit içeren bu sarı renkli sıvı, hasarlı bölgeye enjekte edildiğinde biyolojik bir patlama etkisi yaratır.
Trombositlerin içindeki granüllerden salınan PDGF, TGF-beta, VEGF gibi büyüme faktörleri, adeta bir şantiye şefi gibi davranır. Bölgedeki uyuyan onarım hücrelerini uyarır, yeni damar oluşumunu tetikler ve kolajen sentezini başlatır. Özellikle kronikleşmiş ve artık vücudun “iyileştirmekten vazgeçtiği” yaralarda bu uyarı çok kritiktir.
PRP tedavisinin en sık kullanıldığı durumlar şunlardır:
- Diz kireçlenmeleri
- Tenisçi dirseği
- Aşil tendiniti
- Omuz kas yırtıkları
- Bağ yaralanmaları
Kök Hücre Uygulamaları Dokuyu Gerçekten Yeniler mi?
Mezenkimal Kök Hücreler (MKH), vücudumuzun yedek parça deposu gibidir. Bağ dokusunda bulunan bu özelleşmemiş hücreler, ortamın ihtiyacına göre kıkırdak, kemik, kas veya yağ hücresine dönüşebilme (farklılaşma) yeteneğine sahiptir. Ortopedide en sık iki kaynaktan elde edilirler: Kemik iliği (genellikle leğen kemiğinden alınır) ve yağ dokusu (göbek çevresinden lipoaspirasyon ile alınır).
Bu hücrelerin etkisi iki yönlüdür. Birincisi, hasarlı bölgeye yapışarak doğrudan o doku hücresine dönüşme potansiyelleridir. Ancak bilimsel çalışmalar asıl etkinin ikinci yolla, yani “parakrin” etkiyle olduğunu göstermektedir. Kök hücreler, çevrelerindeki diğer hücrelere güçlü sinyaller göndererek yangıyı söndürür, doku yıkımını engeller ve yerleşik hücrelerin daha verimli çalışmasını sağlar. Yani sadece kendileri tuğla olmaz, aynı zamanda diğer ustalara da daha hızlı çalışmaları için emir verirler.
Örneğin dizdeki kıkırdak hasarında kemik iliği kaynaklı kök hücreler, daha kaliteli bir kıkırdak dokusu (hyalin kıkırdak) oluşumunu desteklerken; yağ dokusundan elde edilen hücreler (SVF) menisküs onarımlarında oldukça etkilidir. Son yıllarda popülerleşen “Eksozom” tedavileri ise, hücrenin kendisi yerine, hücrelerin salgıladığı ve içinde genetik onarım paketleri bulunan keseciklerin kullanılmasıdır. Bu yöntemler özellikle ileri evre hasarlarda veya cerrahiye gidemeyen hastalarda güçlü bir biyolojik destek sağlar.
Kök hücre kaynakları genellikle şunlardır:
- Kemik iliği
- Karın yağı
- Göbek kordonu
- Plasenta kaynaklı dokular
Proloterapi Yöntemi Nedir ve Şekerli Su Nasıl İyileştirir?
Proloterapi, rejeneratif tıbbın en eski, en köklü ve belki de en zekice kurgulanmış yöntemlerinden biridir. Burada kullanılan temel madde, yüksek yoğunluklu (hipertonik) dekstroz, yani basitçe ifade etmek gerekirse şekerli sudur. İlk duyulduğunda şaşırtıcı gelse de etki mekanizması vücudun doğal reflekslerine dayanır.
Vücudumuzda kronikleşen ağrıların olduğu bölgelerde, örneğin gevşemiş bağlarda veya yıpranmış tendonlarda, vücut bir süre sonra iyileşme çabasını bırakır. O bölge “sessiz” bir dejenerasyon sürecine girer; ne tam iyileşir ne de çok kötüleşir, sadece sürekli ağrı verir. Proloterapi ile hasarlı bölgeye enjekte edilen yoğun şekerli su, orada kontrollü ve geçici bir “tahriş” (irritasyon) yaratır. Bu yapay travma, vücudun savunma mekanizmasını kandırarak “burada yeni bir yaralanma var, acil müdahale et” mesajı verir.
Bu mesajı alan bağışıklık sistemi, bölgeye tamirci hücreleri tekrar hücum ettirir. Başlayan inflamatuar süreç kan akışını artırır ve fibroblast adı verilen kolajen üretici hücrelerin çoğalmasını sağlar. Sonuç olarak gevşemiş bağlar sıkılaşır, tendonlar kalınlaşır, kemiğe yapışma yerleri kuvvetlenir ve eklem stabilitesi artar.
Proloterapinin en etkili olduğu alanlar şunlardır:
- Kronik bel ağrıları
- Tekrarlayan ayak bileği burkulmaları
- Eklem gevşeklikleri
- Boyun düzleşmesi kaynaklı ağrılar
- Kasık çekmeleri
Diz Kireçlenmesinde Hangi Evrede Hangi Rejeneratif Yöntem Seçilmeli?
Diz kireçlenmesi (gonartroz), rejeneratif ortopedinin klinik pratikte en sık başvurduğu hastalık grubudur. Ancak her diz ağrısına aynı tedavi uygulanmaz, uygulanmamalıdır. Tedavi stratejisi belirlenirken, hastalığın evresine (Kellgren-Lawrence sınıflaması) ve hastanın biyolojik yaşına göre hareket edilir.
Erken evrelerde (Evre 1 ve 2), kıkırdak henüz tamamen aşınmamış ancak yumuşamaya, kalitesini kaybetmeye ve incelmeye başlamıştır. Hasta genellikle sabahları tutukluktan ve merdiven inip çıkarken ağrıdan şikayet eder. Bu aşamada PRP tedavisi bizim için altın standarttır. Genç ve orta yaşlı hastalarda yapılan PRP uygulamaları, kıkırdak yıkımını yavaşlatır, eklem içi kayganlığı artırır ve ağrıyı ciddi oranda azaltır. Hastaların çoğu bu dönemde cerrahiye gerek kalmadan, doğru egzersizlerle destekleyerek yıllarca konforlu yaşayabilir.
Orta evrelerde (Evre 3), kıkırdak hasarı artık derinleşmiş, menisküsler yıpranmış ve kemik yüzeyler birbirine tehlikeli derecede yaklaşmıştır. Burada PRP tek başına yeterli gelmeyebilir çünkü hasar büyüktür. Bu nedenle Kök Hücre (Kemik iliği veya Yağ kaynaklı) tedavileri devreye girer. Kök hücreler, daha güçlü bir rejeneratif potansiyele sahip oldukları için hasarlı yüzeyin onarımına daha etkin katkı sağlarlar.
İleri evrede (Evre 4) ise artık kemik kemiğe sürtmektedir ve eklem aralığı tamamen kapanmıştır. Bu aşamanın kesin ve kalıcı çözümü genellikle total diz protezi cerrahisidir. Ancak ciddi kalp yetmezliği gibi nedenlerle ameliyat olamayan veya ameliyattan kesinlikle kaçınan hastalarda, ağrıyı hafifletmek ve yaşam kalitesini bir nebze olsun artırmak için proloterapi veya kombine biyolojik enjeksiyonlar “palyatif”, yani rahatlatıcı amaçlı uygulanabilir.
Tedavi seçiminde etkili olan faktörler şunlardır:
- Kireçlenmenin evresi
- Hastanın yaşı
- Kilonun ekleme etkisi
- Aktivite düzeyi
- Eşlik eden hastalıklar
Omuz ve Dirsek Ağrılarında Rejeneratif Tedavi Seçenekleri Nelerdir?
Rejeneratif tedaviler sadece diz gibi yük taşıyan eklemlerde değil üst ekstremite dediğimiz kol bölgesindeki sorunlarda da oldukça yüz güldürücüdür. Özellikle omuz eklemi, geniş hareket kapasitesi nedeniyle yaralanmaya çok açıktır.
Omuzda en sık karşılaştığımız sorun “Rotator Manşet” yırtıklarıdır. Eğer yırtık tam kat değilse, yani tendon tamamen kopup kemikten ayrılmadıysa, PRP ve kök hücre uygulamaları cerrahiye güçlü bir alternatif sunar. Biyolojik ajanlar yırtık bölgesini doldurarak iyileşmeyi tetikler. Hatta ameliyat edilen hastalarda bile, dikiş hattına uygulanan biyolojik ajanların iyileşmeyi hızlandırdığı ve tekrar yırtılma riskini azalttığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Dirsek bölgesinde ise halk arasında “Tenisçi Dirseği” olarak bilinen lateral epikondilit, oldukça dirençli bir hastalıktır. Tendonun kemiğe yapışma yerinde mikro yırtıklar ve dejenerasyon oluşur. Geçmişte sıkça yapılan kortizon iğneleri geçici bir rahatlama sağlasa da uzun vadede dokuyu zayıflattığı için artık ilk tercih değildir. Oysa PRP enjeksiyonları, yapılan uzun soluklu çalışmalara göre 1-2 yıllık takiplerde çok daha yüksek başarı oranlarına sahiptir ve dokuyu onararak kalıcı iyileşme sağlar.
Üst ekstremitede tedavi edilen durumlar şunlardır:
- Kısmi omuz yırtıkları
- Omuz sıkışma sendromu
- Tenisçi dirseği
- Golfçü dirseği
- Başparmak kökü kireçlenmesi
Ayak ve Ayak Bileği Sorunlarında Hangi Yöntemler Etkilidir?
Ayak ve ayak bileği, vücudumuzun tüm yükünü taşıyan ve gün boyu basınca maruz kalan bölgelerdir. Bu bölgedeki tendon ve bağların kanlanması doğuştan zayıftır, bu da iyileşme süreçlerinin neden bu kadar yavaş ve zor olduğunu açıklar. Rejeneratif tıp, bu kanlanma dezavantajını ortadan kaldırmak için devreye girer.
Aşil tendonu problemleri, özellikle sporcularda ve orta yaşlı bireylerde sık görülür. Tendonun “mid-substance” denilen orta hattı kanlanma açısından fakirdir. Buradaki kronik ağrılarda PRP ve proloterapi kombinasyonları, bölgeye taze kan ve büyüme faktörü taşıyarak iyileşmeyi hızlandırır. Benzer şekilde ayak bileği kıkırdak hasarlarında (Talus osteokondral lezyonları) eklem içi enjeksiyonlar, kıkırdak yüzeyini korumada etkilidir.
Topuk ağrısı olarak bilinen plantar fasiit veya topuk dikeni tedavisinde de rejeneratif yöntemler vazgeçilmezdir. Ayak tabanındaki zarın kalınlaşması ve esnekliğini kaybetmesiyle oluşan bu tabloda, proloterapi veya PRP uygulaması, o bölgedeki kronik yangıyı çözer ve dokunun elastikiyetini geri kazandırır.
Bu bölgede sık uygulanan tedaviler şunlardır:
- Aşil tendiniti
- Plantar fasiit
- Ayak bileği kireçlenmesi
- Kronik bağ gevşeklikleri
- Stres kırığı iyileşmesi
Enjeksiyonlarda Ultrason Kullanımı Neden Şarttır?
Rejeneratif tedavilerin başarısındaki en kritik, belki de en hayati faktör “doğru yere” uygulamaktır. İstediğiniz kadar kaliteli kök hücre veya PRP hazırlayın, eğer hazırladığınız materyal hasarlı dokunun tam içine gitmezse tedavinin hiçbir anlamı kalmaz. Göz kararı veya sadece kemik noktalara dokunarak yapılan “kör” enjeksiyonlarda, hedeflenen dokunun ıskalanma riski ne yazık ki vardır:
Modern ortopedik yaklaşımda Ultrason (USG) kullanımı artık bir lüks değil altın standart bir gerekliliktir. USG eşliğinde yapılan işlemde, hekim iğnenin ucunu milimetrik olarak eklem aralığında, tendon kılıfının içinde veya yırtığın tam göbeğinde canlı olarak görür. Bu sadece başarıyı artırmakla kalmaz, aynı zamanda iğnenin çevre damar ve sinirlere zarar verme riskini de ortadan kaldırır.
Özellikle tendon uygulamalarında “Peppering” (saçma) tekniği dediğimiz özel bir yöntem kullanılır. İğne ile tendon üzerinde kontrollü mikro delikler açılırken ultrasonla takip edilmesi şarttır. Bu teknik hem biyolojik ajanın geniş bir alana homojen yayılmasını sağlar hem de mekanik olarak iyileşme yanıtını şiddetlendirir. Görerek, bilerek ve takip ederek yapılan işlem hastanın güvenliği ve tedavinin etkinliği için olmazsa olmazdır.
Ultrason kullanımının avantajları şunlardır:
- Hedef dokuya tam isabet
- Damar ve sinir hasarı riskinin önlenmesi
- Daha az ağrılı işlem
- İlacın doğru yayıldığının teyidi
- Tanısal doğrulama imkanı
Kimler Rejeneratif Ortopedi İçin Uygun Değildir?
Biyolojik tedaviler doğal, kişinin kendi dokusundan elde edilen ve yan etkisi az olan yöntemler olsa da her hasta bu tedaviler için uygun aday değildir. Tedavi planlamadan önce hastanın genel sağlık durumunu bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.
Öncelikle, aktif kanser hikayesi olan veya tedavi gören hastalarda büyüme faktörü içeren (PRP, Kök Hücre) tedaviler uygulanmaz. Çünkü bu faktörlerin sadece sağlıklı hücreleri değil teorik olarak kanser hücrelerini de uyarma riski mevcuttur. Aynı şekilde uygulama yapılacak eklemde veya vücudun herhangi bir yerinde aktif, ateşli bir enfeksiyon varsa işlem kesinlikle yapılmaz; öncelik enfeksiyonun tedavisidir.
Kan değerleri de bizim için yol göstericidir. Trombosit sayısı çok düşük olan veya ciddi kan hastalığı bulunan kişilerde PRP’den beklenen verim alınamaz. Kan sulandırıcı ilaç kullanan hastaların, işlemden önce doktor kontrolünde ilaç düzenlemesi gerekebilir. Ayrıca kontrolsüz diyabet hastalarında veya ileri derece kalp-akciğer yetmezliği olanlarda vücudun genel iyileşme kapasitesi düşük olduğundan tedavinin başarı şansı azalabilir. Hamilelik ve emzirme döneminde ise yeterli bilimsel veri olmadığı için genellikle uygulama tercih edilmez, doğum sonrası beklenir.
Kesin kontrendikasyon durumları şunlardır:
- Aktif malignite
- Bölgesel enfeksiyon
- Şiddetli trombositopeni
- İleri anemi
- Yakın zamanda kortizon uygulaması
Tedavi Sonrası Süreç ve Rehabilitasyon Nasıl Olmalıdır?
Hastalarımızın en sık yanılgıya düştüğü nokta, iğne yapıldığı an iyileşmenin bittiğini sanmalarıdır. Oysa enjeksiyon anı, biyolojik sürecin sadece başlangıcıdır; bir nevi start düğmesine basmaktır. Tedavinin başarısının yarısı hekimin yaptığı işlemse, diğer yarısı hastanın bu sürece uyumudur.
Uygulamadan sonraki ilk 48 saat “nispi istirahat” dönemidir. Bölgeye su değdirilmemeli, enfeksiyon riskinden korunmalı ve ağrı kontrolü için hafif buz uygulaması yapılmalıdır. Bu dönemde ağrı olması gayet normaldir, hatta beklenen bir durumdur; çünkü içeride bir “inşaat” başlamıştır ve doku tamiri sancılı olabilir.
Buradaki en kritik kural şudur: İşlemden sonraki süreçte özellikle ilk 1-2 hafta, aspirin, voltaren, apranax, majezik gibi “anti-inflamatuar” (NSAİİ) grubu ağrı kesiciler KESİNLİKLE kullanılmamalıdır. Çünkü bu ilaçlar, bizim başlatmaya çalıştığımız iyileşme yangısını söndürür, trombositlerin çalışmasını bozar ve tedaviyi etkisiz hale getirir. Ağrı çok rahatsız edici olursa sadece parasetamol grubu basit ağrı kesiciler tercih edilebilir.
Rehabilitasyon süreci de kademeli ve sabırlı olmalıdır. 3. haftadan itibaren dokuyu kuvvetlendirmek için hafif egzersizlere başlanır. Dizin veya omzun yük taşıma kapasitesi arttıkça egzersizlerin dozu fizyoterapist eşliğinde artırılır. Profesyonel sporcularda veya aktif bireylerde tam spora dönüş, dokunun biyolojik yanıtına göre 3 ila 6 hafta arasında değişir. Bu sürece uyulmazsa, henüz olgunlaşmamış taze doku tekrar hasar görebilir.
İyileşme sürecindeki önemli adımlar şunlardır:
- İlk 48 saat istirahat
- Anti-inflamatuar ilaç yasağı
- Kademeli yük verme
- Düzenli egzersiz programı
- Sabırlı bekleyiş
Hukuki ve Etik Açıdan Neden Uzman Hekim Seçilmelidir?
Sağlık Bakanlığı, rejeneratif tıp uygulamalarını hasta güvenliğini sağlamak adına çok sıkı yönetmeliklerle ve eğitim standartlarıyla denetlemektedir. PRP, Kök Hücre, Proloterapi gibi uygulamalar, sadece bu konuda özel eğitim almış uzman hekimler tarafından, ruhsatlı ve denetlenen sağlık kuruluşlarında yapılabilir.
Ne yazık ki merdiven altı diye tabir edilen yerlerde, uygunsuz kitlerle (örneğin laboratuvar tüpleriyle) veya steril olmayan ortamlarda yapılan işlemler ciddi enfeksiyon ve sakatlık riskleri taşır. Kullanılan PRP kitlerinin veya kök hücre malzemelerinin “Tıbbi Cihaz” onaylı olması, CE belgesi taşıması ve Ürün Takip Sistemi’ne (ÜTS) kayıtlı olması yasal bir zorunluluktur. Ucuz kitlerle yapılan işlemler hem etkisizdir hem de sağlığınızı tehdit eder.
Ayrıca her tıbbi müdahalede olduğu gibi, hastanın “Aydınlatılmış Onam” hakkı vardır. Hekiminiz size işlemin beklenen faydalarını, olası risklerini (geçici ağrı artışı, enfeksiyon vb.), alternatif tedavi seçeneklerini ve başarı oranlarını şeffaf bir şekilde anlatmakla yükümlüdür. Bu tedaviler birer “deney” değil bilimsel kanıta dayalı tıbbi müdahalelerdir. Ancak hukuki güvence ve en önemlisi kendi can güvenliğiniz için, işleminizin bir Ortopedi ve Travmatoloji uzmanı tarafından, gerekli sertifikalara sahip olarak yapıldığından emin olmalısınız.
Güvenli bir tedavi için dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:
- Hekimin uzmanlık belgesi
- Kliniğin ruhsat durumu
- Kullanılan kitlerin onayı
- Detaylı bilgilendirme formu
- Sterilizasyon şartları
